27 Eylül 2014 Cumartesi

Dünya Ekonomisi Enler ve ilkler

Dünyanın en az GSYİH (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla)’ye sahip ülkesi Tuvalu’dur (2002’de 12 milyon dolar).
Dünyanın ticari mal trafiğinin en yoğun olduğu liman Hollanda’nın Rotterdam Limanı’dır (yıllık toplam yük trafiği 293 milyon ton).
Avrupa’nın en büyük GSYİH’ye sahip ülkesi Almanya’dır (2002’de 2,184 trilyon ABD doları).
Avrupa’nın en zengin ülkesi Lüksemburg’dur (2002’de kişi başına gelir 44.000 ABD doları).
Avrupa’nın en yoksul ülkesi Bosna Hersek’tir (2002’de kişi başına gelir 1.500 ABD doları).
Asya’nın en büyük GSYİH’ye sahip ülkesi Çin’dir (2002’de 5,7 trilyon dolar).
Asya’nın en zengin ülkesi Japonya’dır (2002’de kişi başına gelir 28.000 dolar).
Asya’nın en fakir ülkesi Doğu Timor’dur (2002’de kişi başına gelir 500 dolar).
Afrika’nın en büyük GSYİH’ye sahip ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti’dir (2002’de 432 milyar dolar,kıta toplamının yaklaşık dörtte biri).
Afrika’nın en zengin ülkesi Mauritius’tur (2002’de kişi başına 11.000 dolar).
Afrika’nın en fakir ülkesi Sierra Leone’dur (2002’de kişi başına 530 dolar).
Amerika kıtasının en işlek limanı ABD’nin Houston Limanı’dır(2001’de 185.050.168 milyon ton yük trafiği).
Amerika’nın en büyük GSYİH’ye sahip ülkesi ABD’dir (2002’de 10,4 trilyon dolar).
Amerika’nın en zengin ülkesi ABD’dir (Kişi başına 37.600 dolar).
Amerika’nın en fakir ülkesi Haiti’dir (Kişi başına 1.700 dolar).
Okyanusya’nın en büyük GSYİH’ye sahip ülkesi Avustralya’dır (528 milyar dolar).
Okyanusya’nın en zengin ülkesi Avustralya’dır (Kişi başına 27.000 dolar).
Okyanusya’nın en fakir ülkesi Kiribati’dir (Kişi başına 840 dolar)

25 Eylül 2014 Perşembe

Tam istihdamın nahoş aritmetiği
Kapitalizmin küresel düzeyde yarattığı en önemli tahribatlardan biri hiç kuşkusuz yaygın kitleleri işsizleştirmesidir. Dünyanın hemen her coğrafyasında giderek daha fazla sayıda kişi ya mutlak işsiz ya da iş güvencesinden yoksun bırakılmış konumdadır. Modern kapitalist devletin en büyük sözleşmesi olan piyasa ve piyasa kuralları kapitalist bir ekonomide bireyin toplumsal olarak temel var olma hakkı olan “çalışma” hakkını bireylerden almakta ve geniş kitleleri işsizlik ve dışlama sarmalına mahkûm etmektedir. Kapitalizmin temel kuralı sayılabilecek olan değersizleştirme süreci piyasalara terk edilen insanların elinden yaşama haklarını almakta ve bunu yine piyasaların nahoş isteği olarak meşrulaştırmaktadır. Basitçe söylenilen piyasalar istemediği sürece insanlara da iş ve aşın yokluğudur.
Piyasaların bizi istemesi için ne yapmalıyız? Ya biz her şeyi yapsakta o bizi istemezse! Ya bizim yerimize başkasını isterse! Piyasalar karşısında herkesi yalnızlaştıran bu ve benzeri kuşkular “modern” kapitalist dünyanın karabasanları olarak insanlığın karşısında durmakta… İnsanlık tarihi geniş kitlelerin işsizleşmesini kuşkusuz yalnızca bugün yaşamıyor. Geçen yüzyılın başı aynı zamanda merkez ekonomilerde işsizleştirilen, değersizleştirilen kitlelerin siyasal mücadele tarihidir de… Bu siyasal gerginlik ortamında merkez ekonomiler kapitalizm içi yeni bir düzenleme biçimine de tanıklık etmişlerdir. Keynesyenizm olarak anılan bu düzenleme biçiminde devlet işçi sınıfının artan siyasal muhalefetini sistem içinde çözümleyebilmek için yeni bir işlev yüklenerek, piyasaların değersizleştirdiği kitlelere kamusal alanda iş yaratma işlevini yüklenmiştir. Meslekten iktisatçıların çok iyi bildiği bu düzenlemeler özünde kapitalizmin mülkiyet ilişkilerine dokunmadan sermayenin toplum ve maddi hayat üzerinde kurduğu tahribatı “müdahaleci devletin” politikalarıyla hafifletmesinden başka bir şey değildi… Kapitalizm yeni bir Keynesyenizm süreci yaşayabilir mi? Ya da Keynesyen bir düzenleme kapitalizmin maddi uygarlık üzerindeki tahribatlarını tümüyle telafi edebilir mi? Kuşkusuz bu sorular insanlık tarihini “sol” düşünsel perspektiften değerlendiren iktisatçı ve tabii en genel anlamıyla sosyal bilimciler arasındaki ana ayrım noktalarından birini oluşturmaktadır… Bu noktada Keynesyenizmle değişen şeyin aslında kapitalist sürecin temel doğası olmadığı, sömürünün çerçeve ve boyutlarının olduğu saptamasını yapmak kanımızca yeterlidir.
Yine de Keynesyenizmin dahi radikal politik öneri olarak görüldüğü günümüz kapitalizminde piyasanın insanlığın maddi yaşamı üzerinde ortaya koyduğu sınırlamaları anlayabilmemiz için toplumların tam çalışma (tam istihdam) hakları ve bu amaca yönelmiş kamu politikalarının “maliyetleri” üzerine düşünmekte yarar var. Bu soruyu genel olarak insanlık sorunundan neoliberal politikalar altında yeniden yapılandırılmaya tabi tutulan ülkemize yönelttiğimizde karşımızda şu tür bir manzara durmaktadır. Türkiye’nin yaklaşık 72 milyon civarında bir nüfusu mevcuttur. DİE’nin 2003 yılı kesinleşmiş verileri dikkate alındığında bu nüfusun 23 milyon 640 bin kişisi 15 yaş ve üzerindeki çalışma yaşındaki faal nüfusu oluşturmaktadır. Bu toplamın 21 milyon 147 bini farklı biçimlerde çalışma hayatına katılabilmekte ve 2 milyon 293 bin kişisi ülkemizde artık kanıksanan işsizler ordusu içerisinde yer almaktadır. Toplam istihdamın %35’ni tarım, %65’ni ise tarım dışı kentsel istihdam oluşturmaktadır. Farklı mülkiyet ve çalışma koşulları dikkate alındığında çalışanların %50’si “ücretli ve yevmiyeli”, %20’si ücretsiz aile işçisi (ki büyük çoğunluğu tarımda yer almaktadır) ve %20’si ise kendi hesabına çalışanlarla işverenlerden oluşmaktadır. Sınıfsal kategorilerle düşünüldüğünde, kaba bir tahminle, faal işgücünün %70’nin aşan kısmının ya ücretleriyle geçinen ya da tarımda geçimlik üretim yapan potansiyel emek gücü tarafından oluştuğunu düşünmek mümkündür. Üstelik ücret ya da tarımsal geçimlik gelir düzeyiyle yaşamlarını sürdüren bu grupların yaklaşık 60 milyona yakın insanın “geçimleriyle” sorumlu oldukları da tahminler arasında yer almaktadır. Bu yapıya ilişkin bir diğer önemli gözlem ise hep bahsedilen Türkiye’nin genç nüfus yapısıdır. Söz konusu genç nüfus ülkemizde halen derinleştirilerek sürdürülen neoliberal yeniden yapılandırma sürecinin beklenen sonucu olan gelecek dönemlerin işsizler ordusunun adayları konumundadır. DİE verilerinden hareket edilecek olunursa 15-19 yaş gurubunda yaklaşık olarak %24, 20-24 yaş gurubunda %27 ve 25-35 yaş grubunda ise %13 düzeylerine varan işsizlik oranları gözlenmektedir. İş süreçlerindeki kuralsızlaştırmanın önemli bir diğer sonucunun ise toplam istihdamın %50’si düzeyinde olan hiçbir sosyal güvenceye tabi olmayan “kayıtsız çalışanlar” olduğu unutulmamalıdır.
Ülkemizin bu görünümü şu soruyu haklı kılmaz mı? Zaten genç olan ve giderek artan nüfus yapısında insanların yaşamaları için olmazsa olmaz olarak tanımlanan çalışma hakları yalnızca piyasanın mantık alanına terk edilmesi ne derece ahlaki bir tutumdur? Bu soruyu sormak dahi bugün dünya da ve ülkemizde her şeyi piyasaların mantık alanında meşrulaştıran meslekten iktisatçıları ve ülkesini “küresel kurallar” çığlıyla kapitalizmin acımasız kurallarına terk eden “yöneticileri” rahatsız edeceği açık…
Olsun rahatsızlık vermek pahasına gelin bir de şöyle düşünelim. Bir ülke düşünelim ki bu bizim ülkemiz olsun… Bu ülke insanının %10’ları aşan kısmı fiili işsiz olsun ve yine bu ülke uzun süredir borçlu olup, borçlarını “birlikte” borçlandık şimdi de siz “ödeyeceksiniz” deyip halkını işsizlik ve giderek sefalete mahkûm etsin… Bu ülkenin yöneticileri borç ödeme sorumluluğunu düzenli olarak gerçekleştirmenin “gururuyla” böbürlenirken örneğin SEKA’yı kapatıp işsiz kalan insanlara “eh ne yapalım piyasalar bunu istiyor” diyebilsin… SEKA’yı kapatıp orada “park” yapılacağından söz edebilsin…
Şimdi böyle bir ekonomide devletin iki kesime olan sorumluluğundan hareketle “aykırı” gözlemler geliştirelim. Aşağıda sunulan şekilde 1980’li yıllar boyunca “iç ve dış borçlarımızın faiz ve ana para ödemeleri” ile “toplam ücret” ödemelerinin milli gelire oranları sunulmuştur. Reel fiyatlarla hazırlanan bu ilişkide ücret gelirinin milli gelire oranı %20 ila %25 düzeylerinde seyretmektedir. Borç ödeme sürecine tabi olduğumuz sürdürülmekte olan sözde “istikrar programında” dahi borç ödemelerinin milli gelire oranı %58 düzeyinin altına çekilememiştir. Başka bir deyişle ulusal gelirin yarısından fazlası borç ödemeleriyle yerli ve uluslararası sermayeye transfer edilirken ancak %20’ler düzeyinde kalan bir kısmı ücretiyle geçinen geniş halk kesimlerine dağıtılmakta ve eğer “tasarruf” yapılacaksa ilk hatırlanan bu kesimlerin milli gelirden aldıkları pay olmaktadır. Şimdi de bu ülkede farklı bir siyasal iktidarın farklı bir iktisat politikası uyguladığını ve belirli bir minimum ücretten isteyen herkesin tam istihdamı garantilediğini varsayalım…
Olmaz mı? Meslekten iktisatçıların ve yerleşik düşüncenin amansız savunucusu yönetici elitlerin “tabiki olmaz” deyişlerini duyar gibiyiz..! Olsun soyut iktisat düşünmek bazen basit aritmetik yapmayı gerektirir… Kimi zaman karmaşık anlatı varlığı çok açık olan bir durumu gizlemenin ötesine geçmeyebilir… Sözünü ettiğimiz bu ülkede yani bizim ülkemizde 2003 yılı verilerine yeniden dönelim ve o yıl geçerli olan 427 milyon düzeyindeki işgücü maliyetinden (söz konusu miktar işçinin eline geçen net maaş değildir sosyal güvenlik katkılarını da içermektedir..!) 2 milyon kişiye iş verdiğini düşünelim… Bu tür bir iş güvencesi politikasının kabaca maliyeti yaklaşık 10 katrilyon kadar olup, aynı yıl 175 katrilyon olan milli gelirinin %6 dolayında olan bir miktarı temsil etmektedir. O yıl milli gelirden işgücüne zaten yapılan ödemelerle bu sözünü ettiğimiz tam istihdam politikasının ek “maliyetini” de kattığımız da halen işgücüne yapılan toplam aktarma anca %30’lar düzeyine ulaşmaktadır… Yani sistem için korkulacak bir şey yoktur… Halen borçlar ödenebilmekte (!) ve halen sermaye bitmek bilmez kâr isteğini gerçekleştirebilmektedir..!
Bu elbette yalnızca basit bir aritmetik..! Ama istenirse yapılamayacak, uygulanamayacak bir alternatif de değil… Halkından bu açıdan destek almış bir siyasal iktidar isterse elbette bu tür politikaları çok daha yetkin ve işlevsel olarak geliştirebilir ve uygulamaya koyabilir. Çünkü kapitalizmde ücret ilişkisi aynı zamanda bir değer ilişkisidir. İstihdam harcaması aynı zamanda bir üretim harcamasıdır ve bu anlamda ödemeden daha fazla yaratılan bir gelirdir… İstihdam harcamaları yerleşik ve uluslararası sermayeye yapılan direk bir kaynak transferi değil direk olarak bir gelir yaratımıdır…
Yeniden soralım olmaz mı? Piyasanın bu kadar mutlaklaştırıldığı, insanların çıplak olarak piyasaya terk edildiği bir dünyada belki olmaz… Ancak insanlığı bu kadar tehdit eden, kapitalizmin yalın çıplak halini insanlığa vaat eden bir iktidar da bir o kadar sürekli tarih olmaz… Meslekten iktisatçıya çağrımız nahoş aritmetiği biraz da bu amaçla kullanmalarıdır… İnsanlığın içinde hapsolduğu, ülkemizde ve dünyada kapitalizmin uygarlık suçunun boyutlarını daha kolay kavrayacaklardır..


!

KALKINMA VE KALKINMA EKONOMİSİ 

Genel Olarak Kalkınma 

Genel bir tanımlamayla kalkınma, bir ulusun arzu edilen şekilde ekonomik gelişme süreci ortaya koyabilmesi amacıyla, ulusal ekonomiyi bir bütün olarak düzenlenmesidir. Daha geniş anlamda kalkınma, bir toplumda ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda arzu edilen her türlü değişme ve gelişme olarak tanımlanabilir. Tarihsel olarak kalkınma, azgelişmiş denilen ülkelerde ortaya çıkan büyük ölçüde beşeri acıların azaltılması ve maddi refahı arttırmaya yönelik potansiyelin harekete geçirilmesi anlamını içermektedir (Gasper, 1995: 209). Kalkınma, ülkelerin ulaşmaya çabaladığı bir hedef ve aynı zamanda nedensel ilişkileri içeren bir süreçtir (Ingham 1995:33).
İnsan-eksenli bir tanımlamayla kalkınma, insan kişiliğinin gerçekleştirilmesi için gerekli koşulların yaratılması anlamına gelmektedir. Bu bağ lamda kalkınma, insanların yoksulluk, işsizlik ve eşitsizliğinde ortaya çıkan bir azalma kriterlerine bağlı bir kavram olarak değerlendirilebilir (Seen 1972: 1) Buradaki çabalara rağmen, aslında kalkınma kavramını tanımlamanın oldukça zor olduğu belirtilmelidir. Bir bütün olrak kalkınma iktisadını ortaya çıktığı koşullar ve sonrasında geliştirilen teorilerin kalkınmaya yüklemiş olduğu anlamlara bağlı olarak anlaşılabilecek olan bu kavram; oldukça geniş, kompleks ve farklı anlamlara sahip bir kavramdır. 
Klasik iktisatın bakışı 
Kalkınma iktisadı, sosyoloji, antropoloji, tarih, siyaset bilimi ve ikti­sat bilimi içinde saklı kalan, belirli bir statüsü olmayan ve disipline olmamış bir alan olmuştur. Bununla birlikte kalkınma sorunu iktisat bilimi içinde tamamen ihmal edilmiş değildir. Farklı bakış açıları sergilemiş olsalar da, klasik iktisatçılar (A. Smith, D. Ricardo, T. Malthus, I.S. Mill ve K. Marx) ekonomik ilerlemenin nedenleri ve sonuçları hakkında ilk düşünceleri oluş­turmuşlardır. 
Söz konusu iktisatçılar çok farklı yollardan bu günün gelişmekte olan ülkelerinde yer alan kalkınma sorunlarına benzer sorunlarla ilgilenmiş­lerdir. Örneğin ilk kez 1776' da yayınlanmış olan ünlü Ulusların Zenginliği­nin Doğası ve Nedenlerine İlişkin Bir Soruşturma (An Inquiry into the Nature and Cazıses of the Wealth of Nations) adlı eserinde, Smith'in (1904) amacı ekonomik kalkınmanın doğası ve nedenlerine ilişkin yasaları bulmak­tan başka bir şey değildi. Benzer şekilde l817'de yayınladığı Siyasal İktisat ve Vergilemenin ilkeleri (Principles of Political Economy and Taxation) adlı kitabında Ricardo'nun ana hedefi, Smith'i izleyen bir anlayışla, ekonominin işleyişindeki temel hareket yasalarını bulmaktı. Kısaca bir bütün olarak ay­dınlanma döneminin akılcı, evrenselci ve pozitivist yaklaşımı etkisinde bu­lunan klasik iktisatçılar ve Marx, Batı'da ortaya çıkan büyük endüstriyel dönüşümle ilgili olarak, bütün toplumlar için geçerli doğal ve evrensel yasa­Jarı ortaya koymayı amaçlamışlardı. Bu bağlamda, Batı toplumları toplumsal gelişme veya evrimin daha önceki aşamalarını geçerek belli bir düzeye u­laşmıştır. Batılı olmayan diğer toplumlar da zamanla bu evrim sürecine dahil olacaklardır. 

J.M. Keynes'in bakışı
Kalkınma sorununun ekonomik sorunlarla birlikte düşünüldüğü di­ğer bir dönem 1929 ekonomik bunalımı olup, başta J.M. Keynes olmak üze­re pek çok akademisyen bu sorunla ilgilenmiştir. Söz konusu bunalım orta­mında gelişmiş ülkeler için her hangi bir çözümsüzlük bulunmuyordu; çünkü teoriyle pratik çözüm arasında talep yetersizliğine dayalı Keynesyen teoriyi geliştirmiş olmak yeterli olmuştur. Keynes eksik istihdamda dengenin sağla­nabileceğini ileri sürerken, durgunluktan çıkabilmek için otonom yatırımla­rın talep yaratıcı rolünü önemle vurgulamış ve teorik devlet müdahalesi öne­risiyle sorunu çözmüştür. Bu çözümlemede Keynes azgelişmiş Ülkeler öze­linde her hangi farklı bir çözüm önermiş değildir. Bununla birlikte Keynes'in bir devlet müdahalesinin gerekliliğine yönelik tespiti, kalkınma iktisadının modernleşme teorisinden almış olduğu "müdahale" kavramına iktisat bilimi açısından meşru bir dayanak sağlamış oluyordu. 

24 Eylül 2014 Çarşamba

  Hayek
Doğal bilimcilerin ağırlıkta olduğu bir aile ortamında yetişmesine rağmen topçu subayı olarak görev yaptığı I. Dünya Savaşı'ndan sonra sosyal bilimlere yönelmiştir. Viyana Üniversitesi'nden 1921'de hukuk, 1923 yılında ise siyaset bilimi üzerine 2 sene ara ile 2 doktora almış olan Hayek, 1924'te ABD dönüşünde sosyalizm fikirlerini benimsemek üzereyken Ludwig von Mises'in Sosyalizm kitabından etkilenmiş ve düşüncesini değiştirmiştir. Hayatının bundan sonraki kısmında liberal felsefeyi ekonomi, siyaset felsefesi gibi birçok alanda başarılı bir şekilde savunmuştur.
Hayek serbest piyasa düzeninin felsefi savunucularındandır. Avusturya Okulu'nun 20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biridir. 1974'te Nobel Ekonomi ödülünü almıştır. Merkezi ekonomik planlamanın insanların özgürlüklerini ve ihtiyaçlarını kısıtlayacağı tezini vurgulamış, çoğulculuğu ve ekonomik sübjektivizmi savunmuştur.
Hayek'e göre iktisadi karar verme hakki, bireylerden, onların değerlerinden ve amaçlarından bağımsız değildir (ekonomik öznellik,Avusturya ekolü), karar verme hakları enformasyona sahip olan bireylerde olmalıdır. Rekabetçi bir piyasada fiyatlar, insanların farklı mal ve servislere biçtikleri görece değerleri belirlemekte, bireyler de bunlara bakıp istek ve ihtiyaçlarını en iyi şekilde nasıl karşılayacaklarına ve hatta o istek ve ihtiyaçların neler olduklarına karar vermektedirler.
Hayek iktisat dışında bilişim (enformasyon) teorisi, hukuk, politika teorisi, bilim felsefesi ve bilişsel psikoloji (cognitive psychology) gibi alanlarda da yeni fikirler üretmiştir.
Hayek, çocukluk aşkı kuzeni Helene Bitterlich'in kocasından ayrılmasından sonra ofisinde sekreterlik yaparken evlenmiş olduğu karısını boşayıp kuzeni ile evlenmiştir. Hayek 1974 yılında zıt fikirleri savunmalarına rağmen Guannard Myrdall ile paylaşmak zorunda kaldığı Nobel ödülünü almıştır. Ölmeden 2 sene önce hafıza kaybına uğramıştır.

JOHN MAYNARD KEYNES'İN HAYATI


                                          JOHN MAYNARD KEYNES'İN HAYATI
John Maynard Keynes,  Radikal düşünceleriyle ekonomide çığır açan Britanyalı iktisatçıdır.
Ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para ve maliye politikalarını savunmasıyla tanınır. Bu düşünceleri daha sonra Keynesci ekonomi akımı içinde biçimlenmiştir. Temel politika önermesi talep yönlü makroekonomik poltikalardır. Yatırımları faiz ve sermayenin marjinal etkinliği yardımıyla açıklamaktadır. Ekonomi daima tam istihdam denge düzeyinde bulunmamaktadır. Ekonomide eksik istihdam ve atıl kapasite vardır. Ekonomideki işsizlik gayri iradi işsizlik olarak adlandırılmaktadır.
Keynes'in en ünlü eseri 1936 yılında yayınlanmış olduğu, İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi (The General Theory of Employment, Interest and Money) ya da kısa adıyla Genel Teori diye bilinen kitaptır. Bu kitabıyla Klasik İktisatçıların öne sürdüğü teorileri kabul etmekle beraber, Klasik istihdam teorisine karşı çıkmıştır. Klasikçilerin öne sürdüğü ekonominin kendiliğinden eski haline gelme görüşünü imkânsız bulmaktadır I. Dünya Savaşı sonunda toplanan Paris Barış Konferansı'na İngiltere Hazinesi'ni temsilen katılmıştır.
Savaş sonrasında danışmanlık ve gazetecilik yapan Keynes, II. Dünya Savaşı 'nın bitmesine az kala,1944 yılında toplanan Bretton WoodsKonferansı'nda İngiliz Heyeti'ne başkanlık yapmıştır. Keynes, Amerika Birleşik Devletleri tezlerine karşı İngiliz tezlerinin savunucusu olmuş ve konferansta kendi adı ile anılan, Keynes Planını sunmuştur.
Keynes, piyasa kurumunun üretim faktörlerinin sektörler arasında dağılımını yönlendirmeye, yani üretim bileşimini toplumun tercihlerine göre değiştirmeyi başardığını kabul etmektedir. Buna karşılık piyasa ekonomisinde işgücünün tam istihdamını ve üretim kapasitesinin tam kullanımını sağlayacak bir mekanizma olmadığını öne sürmüştür. Ekonomide üretilen tüketim ve yatırım mallarını masedecek tüketim ve yatırım harcaması yapılmadığında firmaların üretimi kısacağını, bunun da iktisadî daralmaya ("resesyona") yol açacağını izah etmiştir. Keynes, bir daralma baş gösterdiğinde firma yöneticilerinin kötümserleşip yatırım yapmaktan çekinmeleri hâlinde (19. yüzyıl sonlarında ve 1930lu yıllardaki gibi) ortaya çıkan düşük millî gelir - düşük istihdam dengesinin uzun sürebileceğini belirtmiştir. Keynes'e göre böyle bir durgun ekonomide devlet para arzını artırarak faiz haddini düşürmek suretiyle yatırım harcamalarını teşvik edebilir. Bu politika yatırımları artırmakta etkili olmazsa, devlet kendi harcamaları ile (cari harcamaları ve yatırım harcamaları ile) millî geliri artırabilir. Özetle, devlet para politikası ile veya maliye politikası ile harcamaları artırarak millî geliri artırmayı ve yüksek işsizlik oranını azaltmayı başarabilir.
1970'lerde stagflasyon (durgunluk içinde görülen enflasyon) tecrübesi, Keynes'in gözlemediği bir makroiktisadî olay olduğundan, Keynes'in kuramında buna bir açıklama yoktu. 1970li yıllardan itibaren gelişmiş kapitalist ülkelerde ortaya çıkan yeni görüşler işsizliği toplam harcamalardaki yetmezlikten değil, refah devletinde işçilerin iş disiplinini yitirmesinden kaynaklandığını öne sürünce Keynes'in telkin ettiği tam istihdamı hedefleyen makroiktisat politikalarından vazgeçildi. Ancak Keynes'in millî geliri toplam harcamaların belirlediğine ilişkin teorisi hâlen genel kabul gören bir kuram olarak kalmıştır.

20 Eylül 2014 Cumartesi

öncelikle bu yazıma baslamadan once cok dusundum ve blogumu artık bundan sonra hayatımın işi olan borsa iktisat ve analız konuları ile mesgul edecegım bundan sonra  blogum icin koklu bir reform olacak deyip yazmaya bundan sonra baslıyorum
ekonometri adına acemi de olsam yinede bunları yapma geregi duyuyorum yapacağım yanlışlarım için simdiden affınıza sıgınıyorum eleştirilerle dahada iyiye gidecegine ınanıyorum

14 Nisan 2014 Pazartesi

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi Noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ileride varış dediğin,
Geride ne varsa, bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk,
Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!

Necip Fazıl Kısakürek